31 Mart 2012 Cumartesi

Büyük resim

Sevmeyi çok ciddiye almak gerek. El ele tutuşmak değildir sevmek. Romantik sözler söylemek… İkincinin boş zamanlarını ele geçirmek, ikinciye sahipmiş gibi hissetmek de…

Sevmeyi çok ciddiye almak gerek. Sadece el ele tutuşurken sevmez insan. Eli elinde yokken de sever. Kızarken de… Kırılırken… Çaresiz hissettiğinde de sever. Ne hissederse hissetsin sevmekten başka veya sevmenin yanı sıra, sevmeyi mağlup etmesine hiçbir duygunun izin vermeden sever…

Çok ciddiye almak gerek sevgiyi. Sahilde dolaşan insanlardan, çarşı pazardakilere ailedekilerden, bizden önceki herhangi bir kimseye kadar hiç kimseden rol çalmadan yaşamak gerek bu duyguyu. Romantizmi muma, sevgiyi kaybolmuşluğa indirgememek gerek.

Yeni defter açmak, o deftere bir sözlük yazmak gerek. Her şeye yeniden anlam vermek gerek. Bunun için de önce anlayabilmek gerek. Anlayamadığın yerde paniğe kapılmamak gerek; sakinleşmek, yaklaşmak ve daha çok hissetmek gerek.

Bazen ağlamak gerek, bazen gülmek. Bazen ikisini bir arada yapmak gerek. Bazen düşünmeden yaşamak gerek… Düşünmeden yaşayamadığın zamanlarda da sadece düşünmeye kendini bırakmak…

Sevmek aynı kalmamak demek, sürekli değişmek… Bir terane tutturup sonsuza kadar gitmemek demek sevmek… Neysen o olmak, kendine izin vermek, kendini açmak. Güvenli sulardan derhal uzaklaşmak…

Sevmek çocuk olmak demek. Bir anda şekerini yere düşürmüş çocuk gibi ağlamaya başlamak… Sonra bir anda içinin ısındığını hissetmek, sonra korkmak, sonra özlemek, sonra da kâbussuz bir uyku demek… Ne olursa olsun, sözünü tutmak demek yani sevmek…

Böyle bilinmez ancak sevmek tek başına kilometrelerce yol yürümek demek… Nice insanlar görmek, nice hayatları izlemek ama yine de dönüp en çok kendi hayatını, kendini sevmek demek…

Bugün gezdim dolaştım. Bir yerden başlayıp bir yere varmadım. Sadece yürüdüm. Çevreme baktım. İnsanlar gördüm. Mutlulardı, mutsuzlardı, eğleniyorlardı, sıkılıyorlardı. Yanlarında çok sevdikleri veya böyle varsaydıkları insanlar vardı. Baktım sadece. Bakmak yetti. Hepsi ilgimi çekti. Ama o kadar.

Sonra kendime baktım. Yanımda sen yoktun ama iyi hissettim yine de. Çünkü en azından- bu az mı ki- vardın. Yakın veya uzak olman var olmanın yanında büyük bir mesele değil… Ben fark ettim ki; hiç biri yoktu ki yerinde olmak istediğim…

Ben fark ettim ki, bir sen vardın aslında, bir de ben. Gerisi renkti, desendi, fondu. Gerisi teferruattı… Biz yan yana yürümezken de aynı resimdeydik. Tüm noktalar tamamlandığında çıkan şekilde, o büyük resimde, yaşamın içinde…

İşte ben çıktım yola bugün… Bir yere varmak için çıkmadığım yolda bunlara vardım. Sana vardım. Üzgün hissettiğim birkaç anı düşündüm. Üzülmeme üzülmedim. Büyük resme baktım… Resim çok büyüktü. Bir yerinden boyamaya başladım...

18 Mart 2012 Pazar

Özleme övgü

Özlemek güzeldir. Özlenen kişi bir yerlerdedir, bir şey yapıyordur. Umut edilen iyi olduğudur, gerisi yalandır.

Özlemek iyidir. Yanında olması da olmaması da tamamen senin kontrolünde olmayan birilerinin olması demektir.

Özlemek, belirsizlik içerir. Belirsizlik yaşam demektir. Belirlenen şeyler tekrar ve taklittir. Bir insanın yüzde yüz yanında olacağını bildiğin zaman özlemezsin. Kumanda elindeyken televizyon izlemeyi özlemek mümkün müdür? Kumanda sende olduğunda ya izlersin ya izlemezsin.

Kumandasız yaşamak iyidir. Her zaman ikiden fazla seçenek sunar insana. Olmak ya da olmamak değildir tüm mesele. İstemek veya istememek de. Başka değişkenler girer devreye. Değişkenler artar, işler çorba olur. Kimi zaman tadı tuzu bile kaçar. Sorun olmaz ama. İşin eğlencesi bazen tadını almak, bazen de sıcaklığından dilini yanmasıdır. Yoğurdu üfleyerek yemenin de alemi yoktur.

Özlemek, özlediğin kişinin seni özleyip özlememesinden bağımsızdır. Sevmek nasıl kolektif bir eylemse, özlemek bireyseldir. Özlemek müdahale etmemeyi gerektirir. Özlemek ve daha çok özlemekten korkmamak gerekir. Özlemek yıkmaz insanı, gücünden çalmaz, senden bir şey almaz. Özlemek iyidir. Özlemekten endişe etmekten yoran.

Özlemek, özlemeyi sevdiğin sürece güzeldir. Ve tabii kendini de…  Özlemeyi sevmek demek elde olan eyvallah demektir. Elde sen varsındır. Zaten hep sen varsındır ya…

Özlemek dünyanın en pasif duygusudur. Özlediğin zaman çiçek göndermez, kart atmaz, telefon etmez, gidip kapısını kırmaz, üstüne atlamaz, sokaklarda nara atmazsın. Özlersin sadece… Ve aslında kimse çok sevmeden çok özleyebilmeyi başaramaz. Çünkü en zoru bazen hiçbir şey yapmamaktır. Hatta çoğu zaman dağları delmek bile daha kolaydır.

Özlemek, insana insanlığını hatırlatır. Değer verdiği birilerinin olduğuna işaret eder. Değer verebilmek de kendi değerine… Özlemek hem kendini değerli kılar, hem de kendisini sevdiğinin garantörüdür. Öznesi de nihai nesnesi de kendisidir insanın. Yine de özlenen nesnenin hakkını yememek gerekir.

Özlenen kişi, insanı hayatının tanrısıymış gibi yapmaktan kurtarır. İnsanın cüzi iradesine işaret eder. Omuzlarındaki yükün birazını alır, yere atar. Burnuna toprak ve kahve kokusunun karışımını getirir, insanı hiçbir şey yapmadan mutlu eder.

Ara ara çok da özletince kendini, rüyalarına girip insanın, bir arkadaşa bakıp çıkar. Yine gelmeyi vaat eder sonra… Rüyalara…  

15 Mart 2012 Perşembe

Ben, bana, beni, benden...


Ne zaman sinirlensem... Hatun, hissetmiş gibi mesaj atar. Hesapta olmayan bir yerde durur araç. Soğuk vurur, rüzgar yüzündedir. Yollar güzel gelir, eski bir günü hatırlarım. Bilmediğim bir restoranda takılırım. Oradakiler konuşup durur benimle, hiç bilmediğim başka konular hakkında. En dünyevisinden ve en içten. Restorandan çıkarım. Oradaki çocuk peşimden gelir, iyi gelir. İnsanları özlediğimi fark ederim. Bir müzik açarım daha önce duymadığım. Duymak isterim. Bir an düşünürüm, vazgeçerim. Duygularım karışır. O an karmaşayı sevdiğimi hissederim, sonra da üşüyen ayaklarımı. Sonra başımın ağrıdığını. Sonra güzel bir koku duyarım. Güzel kokacak bir şey yoktur çevrede. Anlarım burnumda kalandır. İyi gelir. Sonra yeniden gülümserim. Yorulduğumda gülümserim. İyi gelir. Yorgunluğu alır, götürür. Sonra müzik yükselir yeniden kulaklarımda. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, inme vakti gelir. Yürürüm. Şarap içen Mehmet, esnaf Mehmet, sarı çizmeli Mehmet (Ağa) derken evdeyimdir. Beni bekler gibi bir hali vardır evin. Ya da ben öyle olsun isterim. Benden önce kaç kişiyi bekledi, bundan sonra kaç kişiyi bekleyecek, bunu düşünmem. (bu kısım sonradan aklıma gelir yeniden düşünürken) Sonra ışıklar yanar birer birer. Bir üşüme gelir, güvenli bir üşüme. Üşüyüp, ısınmak istediğime emin olamam. Sonra hatun mesaj atar, hisseder sanki. Sonra bir arkadaş gelir kahve içmeye... Kahve bahane... İki monolog bir yerde buluşursa diyalog olur ya, diyalog olur. İnsan keyifli hisseder. Çenene vurur. Daha çok anlatmak istersin. Bilinç akışın delidir. Orada oraya, oradan oraya geçersin. Biterken başladığın yeri hatırlamazsın. Önemli değildir, geldiğin noktada öyle. Yürümüşsündür... Varman gerekmez. Sonra kalkmaya hazırlanır. Kalkamaz. 10 dakika kapı önünde kalır, muhabbetin en tatlı yeridir. En bilinçsiz... En istemdışı güzellikte. Kapıyı kapatırsın. Ayaklarının üşüdüğünü hisseder, buz gibi olmuş sudan içersin. Yatman gerekiyordur, canın istemez. Kafandaki düşüncelerden kurtulmak için önce ne düşündüğünü bulman gerekir. Ya da bulamayacağını bilip koyvermen. Önce hep ilkini seçersin. Freudçuluk oynarsın biraz, sebep-sonuç ararsın. Her şey sebep her şeyden sonuçtur. İşin içinden çıkamazsın. İşlerin içinden çıkmak kolay değildir. Fazla gözünde büyütmemek gerektiği gibi hafife de almamak gerekir. Her şey iç içedir, her şey karışıktır. Öyledir, ya ne kadar tersi sansak da bir şeyi tam manasıyla anlayabiliyor olmak en fazla distopyadır. 

Sonra koyvermeye karar verirsin. İlk akla gelen seçenek hep doğrudur derler ya bazen yanlıştır. İkinci seçeneği seçersin. Artık düşünmen, durman, sorman gerekmez. Kafanın içindeki çınlama gitmiştir. Uyku cazip gözükmeye başlar. Sonra ayaklarının üşüdüğünü hissedersin yeniden. Sonra henüz ısınmadığını. Yol gözünde büyür -uykuya giden- Kaçınılmaz sondur ya, biraz daha kaçarsın. İnsan kaçınılmaz olandan da kaçar. Öyledir insan, zorlar. Ben zorlarım, denerim, kurcalarım.

Sonra esnerim bir kez daha. Sonra biraz yazıp silerim. Sonra anlarım ki, uyku galip gelecek yine. Sonra da tam en çok alıştığımda ona, çalan saat bizi ayırıverecek. Ama bunlar ben gözlerimi kapadıktan çok sonra gerçekleşecek.

Ben uyuyacağım birazdan ve güzel bir rüya göreceğim. 

Evet bu sefer olacak....

11 Mart 2012 Pazar

Doğrular, doğrucular…


İnsanlar ikiye ayrılır. Doğrular ve doğrucular. Doğrular, dümdüz yolunda gider, bütün engebelere rağmen. Doğrucular ise oturur ezber yapar. Doğruların, doğruları kendileri tarafından üretilir, doğrucuların doğruları ise ödünçtür. Doğrular, kendi hayatlarını yaşar, kendi hayatlarına bakar, ayrı bir sözlükleri vardır. Sözlüklerindeki  kelimelerin anlamları herkesinkinden farklıdır. İnanç, aşk, sevgi, benlik gibi kavramlar farklı doğrular için bambaşkadır; doğrucularda ise bu kavramların hepsi her detayıyla tanımlıdır. Doğrular ve doğrucular arasında yedi fark bulmak zordur, tabii dıştan baktığında. Çünkü her iki grup da benzer şeyler yaşayabilir. Benzer yerlerde yiyip içer, benzer yerlerde yaşar, benzer aktiviteler yapar. Ama bütün bunları yapma güdüleridir onları ayıran. Biri orada olmak zorunda olduğunu zanneder, diğeri tercih eder. 

Doğrucular, dışa dönüktür. Anlam arayışları başka öznelere bağımlıdır. Doğrunun ise öznesi kendisidir, bu sebeple içe dönüktür. Falancanın yaptığı üzerinden filancayı anlamlandırmaz. Her fiilin farklı bir karşılığı olduğunu bilir o her insanda, karşı tarafları kendisiyle yüzleşme vesilesinden ibaret saymaz.  

Doğruların adı da yoktur, bu yüzden doğruyu bulmak zordur. Doğrular da aynı mutluluk gibi bir müzede sergilenmiyor, otobüs durakları gibi beş adımda bir önümüze çıkmıyor, olduğu gibi durmuyor. Sadece düşünerek varılmıyor.

Doğruculuk ise her yerde. Tüm öğütlerde, tüm insanlarda, tüm kontrol mekanizmalarında. Doğruculuk her yerde. Gazetelerde, atasözlerinde, kültürde, kütüphanede, terapide. Onu bulmak değil zor olan, ondan kurtulmak. 

İşte bu yüzden benim sözlüğümde, doğruluğun karşıtı yanlışlık değil, doğruculuktur. Doğru ve yanlış siyah ve beyaz olamaz. Çünkü siyahla beyaz görecesiz olarak tezatlık oluşturur, doğruyla yanlış ise birbirlerine karşı değil, birlikte mevcuttur. Bazen doğru ve yanlış aynı şeydir hatta. Bazense çok benzer şeyler. Aralarındaki zıtlık olamaz.

İnsanlar ikiye ayrılır. Doğrucular ve doğrular olarak değil. Onu söyledik zaten. Ahlaklılar ve ahlakçılar olarak da ayrıca ama bu da başka bir yazıya konu olur. 


7 Mart 2012 Çarşamba

Bunu mu demek istediniz: Yaşamak, yaşamak, yaşamak


Tüm beklentimiz itiraf edemesek de çoğu zaman ‘Doğmak, büyümek, büyümek ve ölmemek’ Ancak bunu her isteyişimizde yaşam, Google gibi “Bunu mu demek istediniz?” diyerek şöyle düzeltiyor: Doğmak, büyümek ve ölmek. Evet, hayat bundan ibaret. Doğma safhası en fazla bir saatte geçip gittiğine göre aslında tüm kavga büyümek ve ölmek arasında. Üstelik de büyümek kısmı da hep istenilenin çok altında. Hiçbir zaman yeteri kadar ‘büyük’ hissedemiyoruz. Çünkü ihtiyaçlar var bizi çevreleyen. Sevmek, sevilmek, dokunulmak, gülümsetmek, başkalarında gülümseyiş yaratabilmek... 

Bunlar bizi bir yandan o ideal ‘büyük’ten uzaklaştırıyor, bir yandan da sürekli büyütüyor, sürekli yaşıyor kılıyor. Biz de biraz aklımız varsa, aklımızı susturup yaşamayı seçiyoruz. Bir bilgisayar oyunu gibi geçmiyor hayat. Her zaman bir önceki ‘level’da kaldı sandıkların yeniden önüne çıkıyor. Nasıl büyürken 0,1,2,3,4,5,6,7,8 ve 9’dan oluşuyorsa tüm yaşlar; tüm yaşana, hissede, ihtiyaç duya ve düşünülegelenler de aynı rakamlar gibi yalnızca yer değiştirerek yeni bir bütün oluşturuyor. Bebeklikten, yaşlılığa giden bir yolda ilerlemiyoruz. Acılarla yaşlanıyor, heyecanlarla çocuklaşıyoruz. Bazen heyecandan acı, acıdan keyif, keyiften korku, korkudan umursamazlık duyuyoruz. Ne olduk, nasıl olduk, biz bile şaşakalıyoruz. 

‘Büyük’ işler başarırken, nice savaşlardan galip çıkarken; birini seviyor ve görmediğimizde oyuncağı elinden alınmış çocuk gibi oluyoruz, bir ağlamadığımız kalıyor. Eli taşın altına koymak gerektiğinde ise en babayiğit biz kesiliyoruz. Hayat yormuyor aslında insanı, sürekli yoğurup yeni bir şey yapıyor ondan, tabii malzeme kadar. Bu sebepten, âlilikten ödün vermek, ‘Bu hayatta niye varım, bana fikir sormadılar ki’ demek yerine ‘Bana sormadılar ama çok da sağlam iş yapmışlar” demek gerek. İradeye, mutluluk getirme misyonunun ötesinde bir anlam yüklememeyi öğrenmek de… İrade, ‘ağız tadıyla’ acı çekmek değil, mutlu olmayı başarınca kutsallaşır. Hayattan keyif almak, iradesiz olmak değildir. Öğretilerden, ezberlerden ve bu tatsız paradokstan kurtulmak gerek. Hem de ‘kurtuldum’ ve ‘hepsi bir önceki level’da kaldı’ sandığın bu basit tuzakla yeniden ve yeniden karşılaşacağını bilerek…

Bu oyun güzel çünkü hiçbir zorluk geride kalmadığı gibi, hiçbir mutluluk da durduğu yerde durmuyor. Tam ben artık ‘saha dışıyım, bu sakatlıkla daha da iş çıkmaz benden’ derken bir hayat değiyor insana. "Bu enerji olmadan nasıl yaşamışım daha önce?’ dedirtiyor. “Hiç yapmam” dediğin şeyleri yapmaya başlıyor, daha çok gülümsüyor, kahkaha atıyor ve -itiraf etmekte fayda var- sırıtıyorsun (Bu emare yalnızca bende de görülüyor olabilir, bilemedim). Sonra üst üste bir sürü gol atıyorsun, skorunun çetelesini tutmadığın oyunda. Senden güçlüsü, senden mutlusu, senden daha güzeli olmuyor (Ama hakikaten yok galiba). Sonra yaşamayı yeniden tanımlıyorsun, sonra bu tanımları yapmaktan vazgeçiyorsun. Sonra bunu yaptığında yaşamak yeniden tanımlanmış oluyor ama sen artık bunları da geçmiş oluyorsun.

Sonra doğmak, büyümek ve büyümek istiyorsun tekrardan. Ve yaşam düzeltiyor: Yaşamak, yaşamak ve yaşamak. Bunu mu demek istediniz?

Biraz duygu*, biraz mutluluk, bir gülümseme ve bir şişe şarap bekliyor seni. Bir de yaşam, yaşam ve yaşam tabii…

* Biraz mı?